Her Bulgaristan göçmeninin yaptığı şey yaz geldiğimi illa Bulgaristan’a gidip bi havasını solumak, tatilini yapmak, gezmek gelmek. Bizde öyle yaptık uzun süredir gitmediğimiz Bulgaristan’ı bi gezdik geldik.
Küçüklükten beri değişik bir çok şehrini gezip gördüğüm bu yerin yine değişik bir şehrine orada ne olduğunu bilmeden gidiyorduk. Yolu bilmediğimiz için yolu şaşırarak şehire ters yönden girmeyi başardık. Geldik dediklerinde çevreme bi bakındım ve bu eski yerde fazla kalamayacağımızı düşündüm. Bizi önceden kiraladığımız eve götürmek üzere hiç evlenmemiş 63 yaşındaki öğretmen Merka abla(biz ona abla dedik ailecek çünkü gerçekten yaşlı gibi değildi)karşıladı. İçim buruk olarak kalacağımız yere doğru ilerledik. Eve girip salonu gördüğümde burukluğum biraz gitti. Gerçeketen güzel mobilyaları olan nostajik bir evdi. Evi kardeşle biraz karıştırdığımız zaman 100 e yakın plak, eski radyo, modern bir gramafon, kumandasız o televizyonlardan, hala çalışan 20 yıllık telefon, yaklaşık 50 60 yıllık eski romanlar kitaplar bulduk. Hayatımda görmediğim şeylerdi bunlar gerçekten bayıldım. Gramafonun çalışmamasına çok üzüldük o kadar dinlenicek plak vardı ki bende ilk defa plak sesi duymuş olacaktım.





Kaplıcaları olan küçük bir kasabaymış Velingrad.. Çamlarla kaplı dağlarla çevrili şirin biyermiş. Yerli halkı pomak dediğimiz isimleri Türkçe, dini İslam ama dili Bulgarca olan insanlardan oluşuyomuş. Tam yanımızdan biri geçiyo tip aynı Türk diyoz bi bakıyoz Bulgarca konuşuyo adları Ayşe, Fatma şaştım kaldım. Köylerden evin önündeki pazara gelen satıcı teyzelerin dağlardan topladığı böğürtlen, ahududu, orman meyvesi ve dağ çileklerinden bolbol yeme şansı buldum. Gerçekten harika meyveler bida ne zaman bu kadar bol yerim bu meyvelerden bilmem.

Tatilin en güzel yanı sabahları çam ormanlarında yaptığımız yürüyüşlerdi. Her sabah dağların eteklerinden başlayıp tepesindeki Aziz Nikola Kilisesinde biten yürüyüşlere çıktık. Ama biz sabah 7de giderken o yaşlılar dönüyorlardı. Hiç üşenmeden her sabah o kadar yolu yürüyolarmış. İlk günlerin vardiği hamlık bittikten sonra yürüyüşleri uzattık. Yaklaşık 10 km ye yakın yürüdüğümüz oldu dağdan dağa geçtik kasabayı taa tepelerden izledik. O kadar yüksekten etrafa bakmak gerçekten müthiş bişey. Dağ tepe tırmandık su akan yerlerden yukarılara çıktık acayip büyük karınca yuvaları, sıkınca içinden toz fışkırtan yeşil mantarlar gördük. Dağların belli yerlerinde ve kasabanın bir çok yerinde bir sürü sıcak, soğuk akan çeşmeler var. Kimisi o kadar sıcak ki elini bile koyamıyosun 98 dereceye kadar sıcak çeşmeler var. Annem her çeşmeden su içirdi bize şifadır diye ama yumurta gibi kokan bi çeşmenin suyu çok kötüydü.



Şansımıza gittiğimiz zaman oraya İtalyan Sirki gelmişti. Afişlerinde köpek balığı, su aygırı, penguen, fok balığı gibi canlıların olmasından su sirki olduğunu anlamıştık. Gittik bilet aldık ve kardeşle çadıra girdiğimde hayal kırıklığına uğradım çünkü kocaman bir havuz bekliyodum. Ama normal bir sahne vardı. Annem babam olmadan ilk defa kardeşle dil bilmediğimiz bu ortamda saf saf bakınıyoduk. Kardeşin patlamış mısır istemesiyle medeni cesaretimi toplayıp gitmem bir oldu mısırcının yanına el kol hareketleriyle mısırı almayı başardım. Büyük bişi yapmışım gibi bir sevinçle koşarak döndüm geriye. Sunucunun hiçbir dediğini anlamayarak izledik gösterileri biraz yavan kalsada herşey güzeldi. Bide küçücük bir köpek balığını akvaryum içinde gösterdiler afişleri görseniz kocaman dişleri olan bi köpek balığı koymuşlar üçkağıtçılar
Yinede eylendik güzel yapmış adamlar.
Buradaki yemek fiyatlarına gerçekten şaşırdık. Evde bazen ızgara yaparız diye getirdiğimiz elektrikli ızgarayı hiç kullanmadık. Çünkü dışarıda bir restorantta yemek yemek daha ucuzmuş. Çok güzel pizzalar yedim bide sandviçler bide o kocaman toplu kule gibi olan dondurmalar hem farklı hem lezzetliydi. 4 kişi canlı müziğide olan yemeğinden içkisine tatlısına kadar yediğimiz bir yerde 35 lev(yaklaşık 35 tl işte) ödeyip çıktık mesela. Yemeklerin bu kadar ucuz olması kilolarıda beraberinde getirdi valla.
Evimizin arkasında tren garı vardı. Ama ne biçim bi raydı onlar daracık bizim rayların yarısı kadar. Treni görünce bizde binelim dedik değişiklik olsun bida binemem belki bu kadar eski bir trene. Bileti aldık herkes oturabildiği yere oturuyo hemen kurulduk bi yere bizim dışımızda bir vagon turist daha vardı. Tren hareket ettiğinde gerçek bir trene bindiğimi anladım o çufçuf diye giden arada düdüğünü çalan trenler var yaonlardan işte yaylana yaylana gidiyo daracık rayda. Gidipte dönüş trenine bineceğimiz gar 1,5 saat uzaklıkta dediklerine göre Avrupanın en yüksek garıymış. Tren gara gidene kadar devamlı dağlara tırmandı manzara çok güzeldi ve 23 tane tünel geçtik o kadarcık yolda turist dolu vagondaki turistler tünellerde “mamo”, “mother” diye bağırıp treni inletiyolardı. Bizim vagonsa süt satan köylülerin bindiği gerçekten ağır bir ekşi süt peynir ne olduğu belirsiz kokuları olan bir vagondu o bakımdan biraz kötüydü. Dönüşe bindiğimiz tren daha eski ve daha havadardı. Tren yolculuğumuzda çok nostajikti ve güzel bitti.


Daha anlatılcak şeyler var ama yeter bukadar şimdilik sadece sınırda geçişlerde burda Anelya adını kullanmama rağmen bana Anelia diye seslenen memura çok acayip baktım. Daha önce kimse bu isimle ben olarak hitap etmemişti bana çok acayibine gidiyo insanın duyunca birden. Jeton geç düşütü kafaya ” Evet benim Anelya“…